Ryan Gosling 1980 doğumlu bir akrep adamı. Kendisini ilk kez "The Notebook"ta Noah rolünde izledim yanlış hatırlamıyorsam. Bu filmin temellendirildiği Nicholas Sparks'a ait o mükemmel roman, lise zamanlarımda deli gibi kitap okurken en sevdiklerim arasına kattıklarımdandı. Hatta filmde yer verilmemiş ama Ally'nin Noah'ya, hasta olmadan önce yazdığı o mektup beni hıçkırıklara boğmuştu. "Böyle bir kitabı hangi üstün varlık yazabilir?" demiştim ki, takip eden 1-2 yıllık zaman içinde kitabın filminin kitaptan daha meşhur olduğunu, tüm zamanların en iyi aşk filmlerinden biri olarak görüldüğünü öğrendim.
TV8'in gündüz yayınladığı filmler arasında bulunuyordu bir gün The Notebook. Ve cidden güzel bir uyarlama olmuştu. Ama o Noah... O gencin o saf ve aptal aşık halleri, o sevgi ve merhamet dolu bakışları... İşte o zaman iş karakterden çıkıp onu canlandıran aktöre, yani Ryan Gosling'e geldi.
Bundan bir kaç ay önce oturup iki filmini arka arkaya izledim Ryan Gosling'in. Bu iki gündür de 3 tanesini tükettim aynı şekilde. Geçen hafta ise sinemada hasret giderdik kendisiyle. Bu adamın olduğu bir filmi izleyip, onu sevmemek ne mümkün?
Ryan Gosling sinema sektörünün temel taşı haline gelmiş oyuncularının çoğunun aksine bir tipe sadık kalıp sadece onu canlandırmada başarılı bir adam değil. Bunu nasıl yapıyor anlamıyorum ama, izlediğim o kadar farklı filmlerin her birinde başka biri değil de kendisini canlandırır gibi yapmış rolünü. Bu inanılmaz özelliği onun bu zamanlarda ne kadar sevildiğine bir kanıt olmak için tek başına yeterli. Ve eğer henüz bu mükemmel aktörle tanışmadıysanız, izlediğim bazı filmlerini paylaşabilirim sizle.
Tabi ki ilk olarak bahsettiğim gibi The Notebook geliyor. The Notebook 17'li yaşlarında tanışan iki gencin aşk hikayesi. Hayat onları zengin kız-fakir çocuk temasıyla ayırsa da, onlar bir mucize ile 7 yıl sonra tekrar geri dönüyorlar o günlere. O gerçek aşk, hala ilk günkü gibi yaşıyor içlerinde. Sadece daha olgun, daha çok görmüş geçirmiş olarak.
Sırada All Good Things var. Bu filmi başrolünü Kirsten Dunst ile paylaştığı için merak etmiştim. Sorunlu yönleri olan suça meyilli ve kirli işlerden para kazanan bir adamın oğlunu canlandırmış Gosling bu filmde. Kirsten Dunst ise nasıl biriyle evlendiğini bilmediğini iş işten geçtiğinde fark eden eşi olarak başrolü onunla paylaşmış.
Sanırım en zevk aldığım filmi olan Lars And The Real Girl'de sıra. Asosyallik ve insanlarla temas kurma, onlara yaklaşma problemi olan ve küçük bir kasabada yaşayan Lars, çalıştığı işyerinden bir arkadaşının anlatması üzerine insan görünümündeki cansız mankenlerden sipariş eder. Ona eşi gibi davranan Lars, yaşadığı yerde herkesin bunu böyle kabul edip ona bir insanmış gibi davranmaları gerektiğini öğretir.
Bu film hem eğlenceli hem de ara ara duygusal bir filmdi. Özgün senaryosu ve Gosling'in doktoru rolündeki Patricia Clarkson'ı ile kendini bana fazlasıyla sevdirdi.
Blue Valentine, evli bir çiftin kötüye giden evliliğinin geçmişteki nedenlerine dönüyor. Bugünü ve geçmişi gösteriyor bize, ve burda Ryan Gosling başrolü Michelle Williams ile paylaşarak hiçbir şeyi olmasa bile karısından ve kızından ayrılmak istemeyen, ailesini bir arada tutmaya çalışan bir adamı canlandırıyor.
Doğru söylemek gerekirse bu filmi heyecanla beklemiştim ama bana hiç hitap etmedi. Bu görüşüm imdb kullanıcıları tarafından çok acayip karşılansa da hala aynı kanıdayım.
Komedi türü denince en sevdiğim ve işini en iyi yaptığına inandığım aktördür Steve Carell. Emma Stone, Easy A ile beni en çok güldüren filmin başrolüne sahip aktris... Bir çok Oscar adayı, yılların oyuncusu Julianne Moore... Bunlar yetmezmiş gibi yanlarında Ryan Gosling'i hediye ediyorlarsa, izlenmemesi imkansız olan bir film Crazy, Stupid, Love! Bu filmde eşinden ayrılmak istemeyen bir adamın, evliliğin getirdiği rutine son verme amacıyla her önerisini dinlediği çapkın, yakışıklı ve flörtöz örneği olacak Ryan Gosling. Bekarlığın eşiğindeki bu adam ise Steve Carell, tabi ki.
Fracture bundan aylar önce internette de D&R'larda da arayıp bulamadığım bir cinayet filmiydi. Kullandığım torrent sitesine eklendiğini görünce hemen indirip izlediklerim arasına katmak için kolları sıvadım.
Bu filmde kendisini aldatan eşini vuran bir adamın avukatını canlandıran ve bu cinayetin bu kadının kocası tarafından işlendiğini kanıtlamak, bu adamı hapse attırmak için parlak bir iş imkanını bile riske atan başarılı bir avukat rolünde Ryan. Yakalanmayacağına emin, karısının ölmesi için ise her türlü şeyi ardına koymayan Anthony Hopkins'in bu dahiyane oyunculuğuna edecek kelime bulmak çok zordu. Ben cinayet türündeki filmlerden zevk alan biri değilim ama bunu izlemeyi bitirir bitirmez Facebook'tan hayran sayfasını bulup 30 küsür bin kişiye katılmadan edemedim. Görmezden gelinip kayıtsız kalınacak bir film değil bu çünkü.
Remember The Titans, biyografik bir spor filmi. Denzel Washington'ın canlandırdığı kişinin bir beyaz okuluna siyah Amerikan futbolu takım koçu olarak gelişiyle karşılaştığı zorluklar, ama bunları yenerek beyaz/siyah ayrımını kaldırıp kardeşliği öğrencilerin içine yerleştirecek şekilde onları bir takım olmaları için yetiştirmesini anlatıyor. Burda Gosling bu lise takımının bir parçası olarak çok da önemli olmayan bir rolde.
Stay, bir kazada ailesi ölen 20 yaşındaki resim bölümü öğrencisi Henry'nin başından geçen kaza üzerine görmeye başladığı psikiyatristle olan ilişkisini, bu kazanın psikiyatristte yarattığı zihin karmaşalarını ve benliğini unutacak noktaya gelişini gösteriyor. Psikiyatristimiz Ewan McGregor, sonunda hiç de beklemediği gerçeği öğreniyor.
Ryan Gosling filmografisinden izlediğim son film The Believer. Danny, Yahudilerden nefret eden, özünde kendisi de Yahudi olan bir Yahudi karşıtıdır. Yahudilere duyduğu nefreti başkalarına gösterebilmek için kendi diniyle ilgili derinlemesine bilgi edinen ve Yahudilerin yaptıklarını, beklediklerini ve arzularını başkalarına anlatarak ikinci bir Hitler olma isteğindedir. Hatta Hitler onun gözünde Yahudi soykırımı konusunda başarısız kalmış bir adamdan başkası değildir. Fakat Danny işin içine girdikçe aslında istediğinin bu olmadığını görür. İçindeki çelişki bitmez.
Bütün bu filmlere bakınca, sorunlu tipleri canlandırmanın onun işi olduğunu çıkaracak da olsak, başarılı bir avukatı, bir zamparayı ve bir aşığı da en az onlar kadar başarıyla canlandırdığını görürüz Ryan Gosling'in.
Şimdi ben, yakın zamanda (18 Kasım 2011) ülkemizde gösterime girecek olan Ides of March'ı heyecanla bekliyorum.
Ve aynı zamanda başka ülkelerde çoktan vizyona giren Drive'ın da ülkemizde ne zaman seyirciyle buluşacağını öğrenmek için sabırsızlanıyor, derin hayranlık duyduğum Carrey Mulligan ile başrolü paylaşan Ryan Gosling'i bir an önce izlemek istiyorum.
Sizin favori Gosling filminiz hangisi?










Hiç yorum yok:
Yorum Gönder